Sevdigim filmleri paylasmak istedim...

Tuesday, July 24, 2007

Tootsie/ Tootsie (1982)


Eski filmleri izlemeyi hic sevmem. Ama gecenlerde American Film Institute'un en iyi 100 film listesi yayinlanmisti. Gerci bu tarz listelere pek aldiris etmem. Birincisi, genelde eski filmler bu listelerde oluyor ve ben gormedigim icin yorum yapamiyorum. Ikincisi de sonucta objektif olmak cok zor liste yaparken, birinin sevdigini digeri sevmeyebiliyor. Her neyse, o programi izlerken, birkac filmi not ettim. Ilk izleme firsati buldugum 1982 yapimi Tootsie oldu. Konu gercekten basit, belki o zamanlar orjinal gelmis olabilir ama Turkiye'de bile bu konuda filmler yapildigi icin (Sabaniye mesela) bana izlerken cok orjinal gelmedi. Ama izlerken kendimi soyutlayip o yillara gitmeye calistim.

Dustin Hoffman'in karakteri Michael Dorsey, New York'ta yasayan issiz bir oyuncu. Bir taraftan oyunculuk dersleri veriyor bir taraftan da filmlerde, tiyatrolarda rol almak icin denemelere gidiyor. Fakat bir turlu istedigi rolleri alamiyor, ya cok kisa buluyorlar kendisini, ya baska birini dusunuyoruz diyorlar v.s. Birgun yakin arkadasi Sandy (Teri Garr, bir zamanlar guzel bir kadinmis) ile televizyonda yayinlanan bir pembe dizi icin prova yapiyorlar. Sandy'e destek olmak icin onunla beraber gidiyor ve kaderin cilvesiyle sonradan rolu kendisi aliyor. Tabii Michael Dorsey olarak degil ama Dorothy Michaels olarak. Bunu yaparken de soyledigi sadece arkadasi Jeff (Bill Murray) ile beraber hazirladiklari tiyatro oyunu icin gerekli parayi kazanmak. Bundan sonra Michael, ikili bir hayat surmeye basliyor. Ayni dizide rol alan Julie (Jessica Lange) ile tanismasi isleri iyice karistiriyor. Cunku Michael Julie'ye asik oluyor.

Hikaye dedigim gibi gayet basit. Oyuncular genelde iyi rol yapmis. Jessica Lange burdaki roluyle Oscar almis sanirim. Bill Murray ise her zamanki gibi, Saturday Night Live'dan aliskanligi geregi olacak filmdeki butun konusmalari improvize...Dustin Hoffman ise uzun saclari, 80'li yillarin kiyafetleri ve de ozellikle Dorothy'i canlandirirken giydigi kiyafetler ve ses tonuyla gorulmeye deger. Yonetmen Sydney Pollack Michael'in menajeri olarak kucuk bir rol almis. Geena Davis'in ilk rol aldigi film.

Dustin Hoffman'i Kramer v.s. Kramer'da ve All The President's Men'de de izledim ama bu film digerlerine gore daha eglenceliyli, digerleri daha cok drama agirlikli. Yavas yavas eski filmleri seyredebilir hale geliyorum galiba.

Iyi seyirler!

Little Children / Tutku Oyunlari (2006)




Gecen hafta izledigim iki filmden biri Little Children. Filmi izlemeden once biraz fikrim vardi ne gorecegimle ilgili ama yanilmisim. Ana karakterlerden birinin pedofil oldugunu biliyordum ve filmin Ingilizce ismiyle birlesince, daha farkli bir isleyis dusunmustum.

Kate Winslet, evli, bir cocuk annesi, hali vakti yerinde, guzel bir evde yasayan ama hayati monoton bir ev kadini olan Sarah'i canlandiriyor. Evliliginden istediklerini bulamadigi belli, ayni zamanda kucuk kizina da pek ilgi gosterdigi soylenemez. Sanki icinde cocuga karsi bir kizginlik var. Esi, bir sirkette calisan ve yakin zamanda pornografik web sitelerine dadanan, ailesiyle alakasiz bir adam. Filmdeki ana erkek karakter Brad ise Patrick Wilson tarafindan portre edilmis. Brad de kucuk bir oglu olan ve avukatlik sinavlarina hazirlanan (guya), cok hos bir esi olan, biraz megaloman(bence), kendini begenmis ve sanki lise yillarinda takilip kalmis bir adam. Lisedeyken futbol takiminda olan Brad, simdi de bazi geceleri ders calismaya diye cikip bir grup gencin kaykay bindigi yerde oturup onlari izliyor ve icten ice onlara ozeniyor. Brad'in esi Kathy (Jennifer Connelly) ise belgesel yapimcisi ve cok calistigi icin eve geldiginde genelde ogluyla ilgilenmeyi tercih ediyor. Bir nebze calisan bir anne olmanin acisini cektiginden boyle davraniyor ama bu tutumu Brad'i daha da yalniz birakiyor.
Filmdeki tek mutsuz karakterler bu iki aile degil, hemen hemen butun karakterler mutsuz bir sekilde... Ya evlilik hayatlarinda sorun var, ya is hayatlarinda, ya da gecmiste yaptiklarinin cezasini cekiyorlar her gun. Gorev basindayken yanlislikla 15 yasinda bir genci olduren eski polis memuru, simdi butun hayatini mahallelerinde oturan, hapisten yeni cikmis pedofile hayatini zehir etmeye adamis. Pedofili oynayan Jackie Earle Haley'nin annesi ise her anne gibi oglunu korumaya, ona yardimci olmaya calisiyor. Oglunun belki de sapik olmasinda kendini suclu goruyor olabilir. Sonra parktaki diger kadinlar var, cocuklarini alip her gun parka gelen, guya mutlu olan bu kadinlar, hergun gordukleri Brad'i cok merak ediyorlar ama gidip konusmaya cesaret edemiyorlar. Bir iddia uzerine Sarah gidip Brad'le konusuyor ve kadinlari biraz da cildirtmak icin ikisi opusuyorlar. Bu andan sonra zaten esiyle arasi kotu olan Sarah'ta Brad'e karsi bazi duygular uyaniyor. Evde karisindan pek ilgi gormeyen Brad ise, pek guzel bulmasa da Sarah ile yatip kalkmaya basliyor. Filmin bu kisimlari bence cok gereksizdi. FIim icin inanilmaz derecede onemli sahneler olsa hadi neyse, ama hem uzun surdugu icin izleyeni rahatsiz edebiliyor. Kate Winslet pek cok filminde bu tur curetkar sahnelerde rol aldi, mesela Titanic'te Leo'ya onu cizmesi icin poz vermisti, belki orda gerekliydi, hem de artistik acidan cok rahatsiz etmiyordu ama ben bu filmde biraz asiri buldum. Ozellikle de Patrick Wilson'i film boyunca cok yuzeysel buldugum icin (hos, oynadigi kisi de cok yuzeysel bir karakter ama) epey rahatsiz oldum bu sahnelerde.

Filmi anlatmak biraz zor cunku konu olarak cok fazla birsey yok, daha cok olgular anlatilmis karakterlerin iliskileri kullanilarak. Cikarabilecegimiz mesaj su belki de: Insanlar hayatlarinda cogu zaman hatalar yapiyorlar, belki yanlis kararlar aliyorlar. Bu filmdeki insanlarin birbiriyle neden evlendigi, neden cocuk sahibi oldugunu anlayamiyoruz. Eslerinin sadakatsizligine sadakatsizlikle cevap verip huzur bulmayi deniyorlar ama o da olmuyor. Belki degistirmek istiyorlar kendilerini olmuyor. Bir kac hata, yere dusme, yerde surunme, sonrasi bir travma, belki kendilerine geliyorlar ve ayaga kalkip yola devam ediyorlar, belki de hic uyanmayip oylece yasamaya calisiyorlar. Tipki kucuk cocuklar gibi, onlar da dus kalka ogrenmiyorlar mi yurumeyi, ayaga kalkmayi?

Film icimde buruk bir tat birakti. Sarah'nin onu cok seven kizina ilgisizligi icimi acitti, komsu bayanin Sarah'a arkadas, dost olmaya calismasi, pedofil adamin yasli annesinin ogluna sonsuz sefkati icimi isitti, Brad'in yuzeyselligi moralimi bozdu... Insanlarin birbirleriyle konusmadan, iletisime girmeden yasayip gitmesi gelecege olan umudumu kirdi. Ama sonucta su da var: birey olarak bir yerlerden baslamali degisim. Bir karar verip onu yapmali ve sonuclarina katlanmaliyiz, hatalarimiz da olsa denemeliyiz.


Goruntu olarak guzel bir filmdi, yonetmen Todd Field anlatmak istediklerini iyi bir sekilde anlatmis cogu yerde ama konu itibariyle biraz ic karartici bir film. Belki yonetmeni daha iyi anlamak icin In the Bedroom'u izlemem gerek.

Muhabbetle

Tuesday, July 17, 2007

Yeni filmler aldim...blockbuster'dan...

Ise baslayali yeni film koyamadim siteye ama pazar gunu iki tane film aldim, onlari izlersem uygun bir vakitte, yine yazarim. Ilki Pursuit of Happiness, Will Smith'i sevmememe ragmen aldim, insallah guzeldir. Digeri de cok begendigim Kate Winslet'in filmi Little Children. Bu aralar aslinda vizyona giren filmleri de kacirmamak lazim ama vakit yok ki...

Muhabbetle

Saturday, June 30, 2007

13/ Tzameti/ 13/ Onuc (2005)


Gecen ay karli daglarin tepelerinde dolasirken bizi oraya cikaran adam yanindaki kadina " Iste Sundance su tarafta kaliyor diye gosteriyordu." Sundance deyince tabii ki akla ilk gelen seylerden biri de sinema. Her sene Ocak ayinda duzenlenen bu festival Amerika'daki bence en guzel film festivali. Ozellikle independent filmlerin geldigi festival son zamanlarda Hollywood'daki buyuk studyolarin da ilgisini cekiyor, gerci festivali duzenleyenler bundan pek hosnut degiller ama ne yaparsin...

Neyse gelelim filmimize. Tzameti, Gurcuce'de 13 demek. 2006'da Dramatic Dunya Sinemasi kategorisinde Juri Buyuk Odulunu alan bu film Gurcu yonetmen Gela Babluani'nin ilk uzun metraf filmi. Senaryoyu da kendisi yazmis ve filmdeki basrol oyuncusu da erkek kardesi George. Babalari da yonetmenmis bu maharetli kardeslerin...

Sebastian ve ailesi, Fransa'ya goc etmisler ve zor sartlarda geciniyorlar. Bir evin catisini onarmaya baslar. Ev sahibi adamin olumu sonucu parasini alamaz ama calisirken eve gelen bir zarfi, duydugu konusmalardan onemli oldugunu ogrenip yanina alir. Icinde bir takim direktifler ,bir yerlere gitmesi icin tren biletleri, 13 numarali bir kart, biraz para v.s. var olan bu zarfi alip, nereye gidecegi bilmeyen bir maceraya atilir genc Sebastian. Bu noktada soyle dusunuyor izleyici " Kaybedecek neyi var ki? Calistigi is is degil, hayatinda baska bir hareket yok, neden olmasin?". Ama gelisen olaylar bunun hic te kucuk bir macera omayacagini gosterir.

Onu karsilayan adam kendisini gozlerini baglayarak bir eve goturur. Ev alabildigine kalabalik, bir suru kelli felli parali adamla dolu. Bir de kendisi gibi tipler var. Ama onun gelmesine pek de sevinmeyen bir grup ta var, cunku o bekledikleri 13 numara degil. Asil gelmesi gereken olen ev sahibidir ve birazdan baslayacak olumune rulette rol alacaktir gelebilseydi. Biraz konusmadan sonra Sebastian oyundaki yerini alir, ve silahlar verilir ellerine, sonra kursunlar, bir daire etrafinda herkes onundekinin kafasina dogrultur silahi ve hakemin basla isareti olan ampulun yanmasiyla patliyor silahlar. Oyun son iki oyuncu kalana kadar devam ediyor ve her raundda kursun sayisi artiyor. Aralarda oyuncular, ya uyusturucu aliyor, ya iciyor, birazdan olup olmeyeceklerini mi dusunuyorlar, yoksa kazanirlarsa alacaklari parayla ne yapacaklarini mi ya da buraya nasil geldiklerini mi bilemem. Olenler evin bodrum katina indiriliyor, bahisler degistiriliyor, zengin kesim, olup giden zavalli kucuk insanlar uzerinden egolarini tatmin ediyorlar.

Velhasil, sonunda Sebastian kazaniyor ve parayi aliyor ama son raundda karsilastigi oyuncunun menajeri(ayni zamanda kardesi) pesine dusuyor, tabii pesinde polis te var ve onlar da bir yerde yetisiyorlar Sebastian'a ama onlardan once parayi ailesine gonderiyor, polise de orda gordugu arabalardan birinin plakasini veriyor. Bindigi trende karsilastigi oyuncunun kardesi gelip Sebastian'i oldurmese belki de onun icin cok degisik bir macera olacakti bu ama zannediyorum ki yasasa bile o kadar insanin olduruldugu bir ortami gordukten sonra normal hayata donebilsin. Belki onun da olmesi, bir rahmetti.

Film siyah-beyaz. Film Noir kategorisinde, cok ozenle cekilmis, oyunculugu super bir "diamond-in-the-rough". Sanirim Brad Pitt'in firmasi filmin Hollywood versiyonunu yapacaklarmis ama yine ayni yonetmen. Ama eminim isin icine daha ticari kavramlar da girecektir, kadin ve ask hikayesi v.s.
Simdiden birsey demek zor ama bence boyle guzel filmlere keske hic dokunulmasa, orjinal halleriyle kalsalar.

Oyuncu olarak cok fazla unlu kisi yok. Sadece extralari izlerken bir adamdan bahsediyorlardi. Sanirim Mr. Schlondorff'u oynayan Vania Vilers. Bu amcam epeyce yasli Avrupali bir aktor. Film icin deneme cekimine geldiginde yonetmen sanirim epey bekletmis, sonra epey bir sahne denemisler ve sonunda bi dusuneyim falan demis. Ve isin komik tarafi film zaten dusuk bir butceyle cekiliyor ve boyle bir oyuncu gelip oynamak istiyor, yonetmenin orda hemen hayhay demesi gerekirken belki acemiligin verdigi titizlikle boyle davraniyor.

Bu filmi izlemenizi israrla tavsiye ediyorum. Film hakkinda yazilmis su iki yoruma da burdan ve surdan bakabilirsiniz.

Muhabbetle!

Wednesday, June 27, 2007

Top Ten Listeleri

Daha once burda bir liste yapmis ve sonra da tekrar bu olaya girmeyecegimi soylemistim. Ama vakitsizlik bazen en sevdigim filmleri siralamami gerekli kilacak galiba. Internette dolanirken film kritigi Ebert ve Roeger'in (hani su amerikan filmleri icin "two thumbs up" kavramini kullanan ikili) yilin en iyi 10 filmi listelerini buldum.

2000
Richard Roeper Roger Ebert
1. Crouching Tiger Hidden Dragon 1. Almost Famous
2. Traffic 2. Wonder Boys
3. The Claim 3. You Can Count on Me
4. The Contender 4. Traffic
5. Wonder Boys 5. George Washington
6. Finding Forrester 6. The Cell
7. You Can Count on Me 7. High Fidelity
8. Sunshine 8. Pollock
9. Cast Away 9. Crouching Tiger Hidden Dragon
10. Almost Famous 10. Requiem For a Dream

2001
Richard Roeper Roger Ebert
1. Memento 1. Monster's Ball
2. Vanilla Sky 2. Black Hawk Down
3. Mulholland Drive 3. In the Bedroom
4. A Beautiful Mind 4. Ghost World
5. In the Bedroom 5. Mulholland Drive
6. Amores Perros 6. Waking Life
7. Dinner Rush 7. Innocence
8. Happy Accidents 8. Wit
9. The Deep End 9. A Beautiful Mind
10. Shallow Hal 10. Gosford Park

2002
Richard Roeper Roger Ebert
1. Gangs of New York 1. Minority Report
2. 25th Hour 2. City of God
3. Minority Report 3. Adaptation
4. Y Tu Mama Tambien 4. Far From Heaven
5. Adaptation 5. 13 Conversations About One Thing
6. Signs 6. Y Tu Mama Tambien
7. Rabbit-Proof Fence 7. Invincible
8. About Schmidt 8. Spirited Away
9. One Hour Photo 9. All or Nothing
10. About a Boy 10. The Quiet American

2003
Richard Roeper Roger Ebert
1. In America 1. Monster
2. Mystic River 2. Lost in Translation
3. Lost in Translation 3. American Splendor
4. 21 Grams 4. Finding Nemo
5. Elephant 5. Master and Commander: The Far Side of the World
6. The Barbarian Invasions 6. Mystic River
7. The Station Agent 7. Owning Mahowny
8. Whale Rider 8. The Son (Le Fils)
9. Monster 9. Whale Rider
10. Seabiscuit 10. In America

2004
Richard Roeper Roger Ebert
1. Hotel Rwanda 1. Million Dollar Baby
2. Eternal Sunshine of the Spotless Mind 2. Kill Bill Vol. 2
3. The Aviator 3. Vera Drake
4. Sideways 4. Spider-Man 2
5. House of Flying Daggers 5. Moolaade
6. Million Dollar Baby 6. The Aviator
7. The Terminal 7. Baadasssss!
8. Kill Bill Vol. 2 8. Sideways
9. Spanglish 9. Hotel Rwanda
10. Collateral 10. Undertow

2005
Richard Roeper Roger Ebert
1. Syriana 1. Crash
2. The New World 2. Syriana
3. Crash 3. Munich
4. Munich 4. Junebug
5. Nine Lives 5. Brokeback Mountain
6. Capote 6. Me and You and Everyone We Know
7. Brokeback Mountain 7. Nine Lives
8. A History of Violence 8. King Kong
9. Walk the Line 9. Yes
10. The 40-Year-Old Virgin 10. Millions

2006
Richard Roeper A.O. Scott (N.Y. Times Film Critic)
filling in for Roger Ebert
1. The Departed 1. Letters from Iwo Jima
2. The Queen 2. Pan's Labyrinth
3. Flags of Our Fathers and
Letters from Iwo Jima
3. L'Enfant
4. United 93 4. Days of Glory
5. The Lives of Others 5. Little Miss Sunshine
6. Babel 6. Three Times
7. Notes on a Scandal 7. 51 Birch Street
8. The Good Shepherd 8. Volver
9. Little Miss Sunshine 9. Little Children
10. Blood Diamond 10. A Prairie Home Companion


Listelerde epey guzel filmler var ama tum filmleri gormedigim icin birsey diyemeyecegim. Bir de tabii bir yil icinde vizyona giren butun filmlerin listesini biryerlerden bulsam (bir ara imdb'de gormustum ama simdi bulamiyorum) belki daha iyi yorum yapilabilir.

Kendim bir liste yapmak istersem, en azindan 2006 icin herhalde soyle birsey olurdu.

1.Volver
2.Blood Diamond
3.Pan's Labyrinth
4.Notes on a Scandal
5.Prestige
6.Babel
7.Happy Feet
8.Half Nelson
9.Little Miss Sunshine
10.Devil Wears Prada

Ebert ve Roeger'in web sayfasina surdan ulasabilirsiniz. Yukaridaki listeleri de surdan aldim. Renkler neden silik cikti anlamadim ama neyse. Sizin favorileriniz hangi filmler?


Tuesday, June 19, 2007

The Queen and Notes on a Scandal / Kralice ve Skandal



Bu sene Oscar toreninden once en iyi film odulune aday filmler arasindan sadece birini izleyebilmistim. En iyi film odulunu alan The Departed'a yonetmeni Martin Scorsese oldugu icin ve Leo oynadigi icin sevinmis, ama en iyi kadin ve erkek oyuncu dallarinda odul alan Helen Mirren ve Forest Whitaker'in bu odullere layik olup olmadiklarini bilememistim. Helen Mirren'i genelde oyunculuk yonuyle takdir ederim. Forest Whitaker'i ise sadece Panic Room'daki roluyle hatirliyordum.

Gectigimiz haftalarda izledim Kralice'yi. Bekledigimden daha soguk, kisisellestiremedigim bir film oldu. Belki bu bilerek yapilmisti. Ne de olsa konu, kraliyet ailesiyle ilgiliydi. Film, Lady Di'nin olumunden sonraki bir hafta icinde gecen olaylari ele aliyor. Helen Mirren Kralice Elizabeth'i Michael Sheen ise Tony Blair'i canlandiriyor. Tum dunyada buyuk yankilar uyandiran Diana'nin olumu, sarayda uzucu ama sonucta kisisel bir olay, fazla buyutmeye gerek yok, belki bir nebze, kendi etti kendi buldu tavriyla karsilaniyor. Daha yeni secilmis olan basbakan Blair ise olaya biraz daha duygusal, daha insancil yaklasilmasini istiyor ve sarayi da bu cizgiye getirmeye calisiyor. Kucuk yastan beri kralice koltugunda oturan ve duygularini belli etmemeye alismis, ve soylulugun vermis oldugu statuyu sonuna kadar kullanan kralice, biraz dirense de sonunda halktan gelen baskiya dayanamayip, televizyona cikip bir aciklama yapiyor.

Filme kotu demiyorum. Oyunculuk olarak da fena degil. Bazi yerlerde Tony Blair'in imaji biraz abartilmis gibi geldi ama bunda suanki Tony Blair imajinin benim gozumde pek de pozitif olmamasinin yeri var, malum Irak savasi,vs... Diger yandan Kralice'nin yardimcisi Janvrin'i oynayan Roger Allam ve Prens Charles'i oynayan Alex Jennings izlemeye degerdi. James Cromwell'i LA Confidential'dan beri hep o filmde canlandirdigi karakterle hatirladigim icin burdaki rolune isinamadim. Anne Kralice de iyiydi, ve de Blair'in karisi...



Gelelim Skandal'a. Az once izledim bu filmi. Oldum olasi Cate Blanchett'in oyunculugunu sevmisimdir. Judi Dench te bugune kadar kendini kanitlamis buyuk bir oyuncu. Filmin konusu da cok guncel. 15 yasindaki erkek ogrencisiyle iliskiye giren 37 yasindaki bayan ogretmen, ve bunu ogrenip ogretmen arkadasina guya sirdas olan yasli, yalniz diger ogretmen. Film Cate'i Shebasiyla Judi'nin Bar'i arasindaki iliskiyi ele aliyor. Aslen bir romandan uyarlama olan senaryo, karakterleri cok guzel ortaya koyuyor.

Sheba, varlikli bir aileden gelen, sanata merakli bir burjuva. Kendisinden yasca buyuk bir adamla evli, delikanli bir kizi ve 12 yasinda Down sendromlu bir oglu var. Hayatinin son on kusur yilini ogluyla ilgilenmekle gecirmis, bir nebze evliliginden ve yasadigi hayattan bunalmis biri. Bu yuzden ogretmenlige basliyor. Gittigi okulda Barbara adinda yasli bir tarih hocasiyla arkadas oluyor. Aslinda bu arkadaslik tesadufi degil. Bar, Shebayi okula geldiginde gozune kestirmisti zaten, ve bir yolunu bulup onunla dost olmak istiyordu. Bu esnada Sheba, siniftan Steven isimli bir ogrenciye ekstra sanat dersi vermeye basliyor. Birseyler yapiyor olmanin verdigi bir sevinc ve takdir edilme duygulari, zaten hayatinda hiseediyor oldugu bosluklari dolduruyor ve zamanla bu capkin ogrencisine o da ilgi duymaya ve onun duygularina ve isteklerine karsilik vermeye basliyor. Bir aksam okuldaki studyoda ogrencisiyle beraber olurken bunu Bar goruyor ve gelsin bundan sonra tehditler. Sheba'ya gorduklerini kimseye anlatmayacagini ama bu iliskiyi hemen bitirmesini soyluyor. Sheba soz veriyor ama ne mumkun, duygularina esir olup devam ediyor. Zaten bu raddede Bar icin bir saplanti haline gelen bu dostluk aslinda iliskiyi bitirmedigini ogrenmesiyle iyice cigirindan cikiyor. Sheba da ne yapacagini bilemez halde, bir tarafta ailesi, bir tarafta cazibedar ogrencisi, bir tarafta dostu bildigi Bar. En nihayetinde olaylar cigirindan cikiyor ve okul idaresi olanlari ogreniyor (Bar'in sayesinde) ve sonuc olarak ikisi de okuldan atiliyor ama Sheba hala Bar'in kendisini ele verdiginden habersiz. Evinden bir muddet ayrilmak zorunda kalan Sheba Bar'in yaninda kalirken, bu yasli kadinin sirlarini ogreniyor ve bir guzel kavgaya tutusuyorlar. Filmin sonunda Sheba kocasina ve cocuklarina donuyor, Bar ise kendisine yeni bir kurban pardon yeni bir dost aramaya koyuluyor.

Film cok guzel islenmis, karakterler ve yasanan olaylar cok derin ve inandirici. Herkesin hayatinda kimi zaman kendini alamadigi saplantilari ya da icinden cikamadigi problemleri olmustur. Bu tur durumlarda yanimizda bir dost hepimiz isteriz. Ama bu dostluklar da bir nevi saplantiya donusebiliyor. Ya da gorunuste masum gibi gelen iliskiler aslinda cok tehlikeli olabiliyor.

Gelelim karsilastirmaya... Skandal en iyi film kategorisinde aday degildi. En iyi bayan oyuncu odulu icin ise, -simdiye kadar sadece Kate Winslet'in filmini seyretmedim-bence Penelope Cruz ve Judi Dench Helen Mirren dan daha iyi oynamislar. Belki Helen Mirren bu kategorideki hemem hemen butun odulleri topladigi icin Oscar da bi biz mi sivrilelim diye dusunmus olabilir ya da daha sansasyonel olmayan bir oyunculugu tercih etmis olabilirler ama keske bu bayanlarin hepsine birer heykelcik verilebilseydi.

P.S. Skandal icin yazilmis su elestiriye de bakabilirsiniz. Guzel bir analiz...Surda da Kralice'yle ilgili bir yorum var.
http://www.sinefolio.com/kralice-the-queen/

Muhabbetle, iyi seyirler!

Friday, June 08, 2007

Hokkabaz!

Bu seneki Turkiye gezimde birkac Turk filmi izleme ve yanimda getirme firsati buldum. Gerci asil istedigim filmleri getiremedim ve gitmek istedigim filme gidemedim ama olsun, kar kardir.

Ucakta gelirken izlemeye basladim Hokkabaz'i. Film baslar baslamaz bana Hollywood yapimlarindan esinlenmis gibi gorundu. Cem Yilmaz'in kendisini su dolu cam kasaya hapsetmesi. The Prestige'deki sahnelerden birini animsatti. Sonra ki zamanlarda kahramanlarimizin ciktigi yolculuk, Little Miss Sunshine'dakine cok benziyordu, ve dahi sihirbaz amcamizin kiza besledigi duygular ve onu sihirinde kullanmasi da The Illusionist'e cagrisim yapti. Normalde boyle baska bir film seyretsem herhalde etkilenmezdim. Ama Hokkabaz, bu kadar baska filmi cagristirmasina ragmen, cok ozgun bir yapim olmayi basariyor bence.

Konu soyle: Cocuklugundan beri sihirbaz olmayi kafasina koymus ve bu ugurda calisan Iskender'e ailesinden ozeliikle babasindan hic destek yoktur. Sadece arkadasi Maradona Orhan ( Tuna Orhan) onun yanindadir ve asistanligini yapar. Birgun enistesinin karavanini alip-bu arada karavan hediyesiyle beraber gelir, Iskenderin babasi emekli asker, Sait Tunaydin- turneye cikarlar. Araba bozuldugu icin girdikleri bir koyde-ki burasi turnenin ilk duragi olur- bir dugunde calismak uzere ise baslarlar ama baslarina oyle isler acilir ki, dugununden kacan gelin kiz mi ararsiniz, eli bicakli abi mi, ofkeli saskin damat mi, kalp krizi geciren nine mi, hepsi var. Tabii bizimkiler ortaliktan kaybolurlar ama yanlarinda bir bonusla-gelin hanim...

Film, gerek goruntuler, gerek muzik, gerek yonetim, gerekse oyunculuk olarak-gelin Fatma'yi canlandiran Ozlem Tekin ve bazi bazi baba Mazhar Alanson haric- cok guzel. Orjinal, keyifle izlenecek bir film. Tesekkurler Cem Yilmaz ve BKM!

Iyi seyirler! Ben simdi gidip biraz org calayim...

P.S. Film afisi American Turkish Association of Southern California'nin web sayfasindan alinmistir.

Tuesday, May 29, 2007

Karli Daglarin Eteklerinden Merhaba

Memlekette hasret giderip dondum, ama simdi de kendimi karli daglarin eteklerinde bir yerde buldum. Haftasonuna kadar buradayiz ve calismam lazim ama sonra size yeni filmlerle donucem. Dondurmam Gaymak'i ve de Hokkabaz'i seyrettim. Mutluluk'a gitmek istedik ama vakit bulamadik, bizim oraya da daha gelmemisti, kismet degilmis. Duvara Karsi'yi Polis'i ve hic ilgim olmadigi halde Kurtlar Vadisi Irak'i getirdim yanimda, yakinda onlari da yazarim. Bir de The Queen var listemde... Donuste izlemeyi dusunuyorum ucakta.

Hepinize iyi seyirler.

Muhabbetle

Thursday, May 17, 2007

Tatildeyim

Uzun bir suredir yazamadim, farkindayim ama iki seneden sonra ilk defa memleket topragindayim, yakinda donuyorum...

Muhabbetle

Wednesday, April 11, 2007

Little Miss Sunshine / Kucuk Gunisigim

Eveeet, listemdeki son filme geldim sonunda. Ve bundan sonra liste yapmamaya karar verdim. Su aralar yazmaya pek vaktim yok, liste yapinca soz vermis gibi oluyor insan ve sozunden donen olmamak icin uzerinde baski hissediyor.

Little Miss Sunshine, bu sene Oscar odullerinden once seyredebildigim ilk filmdi. Daha once de belirttigim gibi bagimsiz filmleri buyuk studyo yapimlarindan daha cok begeniyorum. 2006 Sundance Film festivalinde Fox Searchlights tarafindan satin alinan film, Oscar yarisinda 4 odule aday gosterilip 2 odul alarak basarisini kanitladi. Kazandigi odullerden biri orijinal senaryo, biri de en iyi yardimci erkek oyuncu icin.

Kari-koca senarist ve yonetmen Valerie Faris ve Jonathan Dayton tarafindan yapilan film, Hoover ailesinin hayatindan bir kesit sunuyor bize. Baba Richard (Greg Kinnear), kisisel gelisim ya da self-help programi diyebilecegimiz bir program gelistirmeye calisan (10-steps to success gibi birseydi sanirim) ve bunu pazarlamaya calisan ama bunda pek de basarili olamamis biri. Anne Sheryl (Toni Collette), emlak sirketinde calisan, baba eve para getirmedigi icin ve bir hayal pesinde kostugu icin ona kizgin iki cocuk annesi, gayet liberal bir kadin. Richard'in babasi Edwin (Alan Arkin- bu roluyle Oscar aldi), huzurevinden atilmis, esrar kullanan, porno dergi okuyan ilginc bir tip. Dwayne, ailesiyle tamamen farkli bir uzayda yasayan ve tek hayali olan pilotluk ugruna, konusmamaya yemin etmis, tipik bir liseli genc. Dayi Frank (Steve Carell- The Office adli TV dizisinde oynuyor, oldukca basarili), bir universitede Proust calisan, erkek ogrencisine asik olan ve sonrasinda onun baska bir profesorle(hem de rakibi olan biri) beraber oldugunu gorup, kafayi siyirip, intihara kalkisan bir profesor. Ve gelelim filmin konusu Little Miss Sunshine'a. Olive (Abigail Breslin), ailenin kucuk, guzellik yarismalari muptelasi kizi. Guzellik yarismalarina katilan kucuk kizlarin standartlarina gore pek de guzel sayilamayacak biri, biraz tombis, kocaman gozluk takan bir kiz.

Hersey Olive'in California'daki Little Miss Sunshine yarismasina, asil katilacak kiz gidemedigi icin cagrilmasiyla basliyor. Aile, hep birlikte VW minibuslerine dolusup California'nin yolunu tutuyorlar. Yolda yasadiklari olaylar, aslinda bu cok ayri dunyalarin insanlari gibi gorunen bu aileyi bir araya getiriyor. Tabii yol boyunca yasadiklari, life-altering olaylar var ama burda soylemeyelim.

Film konu olarak guzel. Beni tek rahatsiz eden sey, sondaki yarisma kismi oldu. Bu tur yarismalara katilan cocuklar en fazla 8-9 yasinda ve giyimleri, hareketleriyle sanirsiniz ki genc bir kadin. Bugun IMDB'nin sitesinde filmle ilgili bilgileri okurken, bu kizlarin kiyafetlerinden, danslarina, saclarindan, makyajlarinda herseyin gercekte bu yarismalara katildiklarinda kullandiklari materyal oldugunu da ogrenince endiselerim biraz daha artti. Amerika'da cocuklara yonelik taciz olaylari cok yaygin, bu tur yarismalar da tahmin ediyorum ki onlarin ekmegine yag suruyordur.

Sunu da belirtmek istiyorum. Filmlerden zevk almamiz, kim oldugumuza, nerde yasadigimiza, neler yasadigimiza bagli olarak degisiyor. Amerika'da yasamayan birine filmde gorulen aile tablosu cok inandirici gelmeyebilir. Ama burda oyle aileler var ki filmdeki aile cok sade kaliyor.

Kucuk Gun Isigim'la ilgili suraya ve suraya bakabilirsiniz ve de surda kucuk bir yazi var.

Iyi seyirler!

Sunday, April 08, 2007

Keeping Mum / Hinzir Dadi


Listemdeki dorduncu filme geldim sonunda. Keeping Mum, yakinimizdaki video dukkaninda gordugum, ve elimde bedava kupon oldugu icin aldigim ama sonuc olarak sevdigim bir film. Ingiliz komedilerinden hoslananlar icin izlenebilecek guzel bir film.

Rowan Atkinson'u bilenleriniz vardir. Ingiltere'de televizyon dizilerinde oynayarak unlenen, sonra da Mr. Bean ve Johnny English karakterleriyle filmlerde rol alan, genelde komik karakterleri oynayan bir oyuncu. Filmi alirken de icimden, "yine tuhaf bir komedi" diye aldim ama Rowan Atkinson'in bu filmdeki ciddi rolune sasirdim. Cok ta guzel olmus bence. Rowan, Ingiltere'nin kucuk bir kasabasinda mahalle papazi Reverend Walter Goodfellow. English Patient filmindeki bayan basrol oyuncusu Kristin Scott Thomas, Walter'in karisi Gloria'yi portre ediyor. Gloria, iki cocuk annesi, hayatindaki heyecan, haraketlilik gitmis, esiyle kilisedeki gorevinden dolayi mi yoksa Walter'in karakterinden dolayi mi fazla munasebeti olmayan, golf hocasiyla flort eden orta yas krizi yasayan bir kadin. Kizlari, her gun baska biriyle dusup kalkan bir genc kiz, ogullari ise, okulda diger cocuklar tarafindan tartaklanan, kendisini savunamayan biri. Goodfellow ailesinin hayati, yeni ise aldiklari dadi Grace Hawkins'in gelmesiyle degisiyor. Hayatlarindaki problemler yavas yavas ortadan kalkiyor. Iyi guzel ama problemlerle beraber mahalledeki bilumum insanlar, hayvanlar da kayboluyor. Filmin esprisini ele vermemek icin bu kadar yaziyorum. Izlemesi size kalsin.

Film, beni oyunculuk yonuyle sasirtti. Ciddi bir film olmamasina ragmen, oyunculuklar gayet guzeldi. Dadiyi oynayan Maggie Smith yillarin verdigi tecrubeyle cok guzel rol yapmis. Tek sorun bence golf hocasi rolundeki Patrick Swayze idi. Ghost filminden sonra pek ortalikta gormedigimiz Swayze, bu filmde nerdeyse kavrulmus bir halde ve yari ciplak karsimiza cikiyor, tamam belki karakterinin geregi ama ben sevmedim. Birakalim Patrick, Ghost'taki haliyle kalsin.

Keeping Mum isim olarak da ilginc. Ingilizler anne icin "mum" kelimesini kullaniyorlar. "to keep mum" sir saklamak, birsey soylememek anlaminda. Ama filmi izleyince bir baska anlam da cikiyor ortaya. Acaba ne?

Iyi seyirler!

Saturday, April 07, 2007

The Station Agent / Hayatin Icinden


Bu postu aslinda 8 Agustos 2005 tarihinde yazmayi hedeflemisim ama yogunluk, baska isler araya gidince oylece kalmis. Su ana kadar seyrettigim en guzel filmlerden biri The Station Agent . 2003'te dagitilan bu film, bol odullu, kucuk kadrolu ve kucuk butceli, bagimsiz bir film. Yonetmen Thomas McCarthy'nin ilk yonetmenlik denemesi.
Film uc kisinin hayatlarini takip ediyor. Birinci karakter, Finbar Mcbride (Peter Dinklage) . Finbar, 1.35 boylarinda, oyuncak satan bir magazada calisan, trenlere buyuk bir tutkuyla bagli olan, ve en yakin arkadasi ve patronu olunce, ondan miras kalan, terkedilmis bir tren istasyonuna yerlesip inzivaya cekilen bir adam. Will and Grace'de gordugumuz Bobby Cannavale, babasindan devraldigi hot-dog standinda calisan Kuba asilli konuskan genc Joe Oramas'i portre ediyor. Son olarak da bagimsiz filmlerin kralicelerinden olan ve Frasier'daki roluyle cok begendigim Patricia Clarkson ise 40'li yaslarinda, cocugunu kaybetmis, sonrasinda evliligini bitirmis bir artist olan Olivia Harris'i oynuyor. (Filmde gecen yil buyuk yanki yapan Brokeback Mountain filminde de rol alan Michelle Williams da kucuk bir rol oynamis.)

Olivia ve Fin, hayatlarinda oyle bir yerdeler ki, ikisi de yalniz kalmak ve dusuncelerini toplamak istiyor. Bu ikiliyi bir araya getiren genc Joe ise yerinde duramayan, gereginden fazla konusan biri. Normal satlar altinda aralarinda bir dostluk olusmasi imkansiz gibi gorunen bu insanlar, cok saf duygularla biraraya geliyor ve cok guzel duygular paylasiyorlar. Anlatimin yalinligi, goruntulerin guzelligi, Hollywood'un buyuk studyolarinin sahip oldugu kaygilarin olmamasi filmi oldukca cekici kiliyor. Butun oyuncular cok etkileyici ama sahsen Bobby Cannavale rolunde buyuleyici. Filmi izledikten sonra biraz iciniz buruluyor ama cok farkli sebeplerden. Eger hayatinizda gercek manada dostlara sahip olduysaniz ne demek istedigimi anlarsiniz.

Hayatin icinden, hayatimizin icinden geciyor, kelimelerin her manasiyla...

Iyi seyirler!


Dipnot: filmin resmi web sayfasi ve hakkinda yazilmis guzel bir yazi...

Friday, March 16, 2007

Half Nelson / Tepetaklak Nelson

Listemdeki ikinci film aslinda gosterime giridiginden beri izlemek istedigim bir filmdi. Hakkinda hep iyi seyler duydum ama uyusturucu madde bagimlisi birini konu ettigi icin de biraz cekindim. Genelde bu tarz filmleri izledikten sonra insan depresyona giriyor malesef.

Ama Half Nelson beni sasirtti. Yonetmen Ryan Fleck'in ilk sinema filmi, daha once birkac kisa film ve belgesel cekmis. Hatta kisa filmlerden biri (Gowanus, Brooklyn, 2004 yapimi) bu filmin iskeletini olusturuyor. Ryan Gosling, Shareeka Epps ve Anthony Mackie bosrolleri oynuyor. Shareeka Epps, kisa filmde de ayni rol icin secilmis.

Ryan Gosling, Brooklyn, New York'ta kenar mahalle diyebilecegimiz bir muhitte ortaokul tarih derslerine giren Mr. Dunne'i oynuyor. Yas itibariyle genc, ogretme tekniklerinde diger hocalara gore daha liberal, dialektik tekniklerle ogrencilerine ulasan idealist bir ogretmen. Siniftaki cocuklari cogu siyahi, o yuzden belki de daha cok sivil haklar ya da esitlik v.s. gibi konulari isliyor. Ayni zamanda okulun kiz basket takimini calistiriyor. Disaridan bakildiginde belki siradan gorulen bir hayat suruyor gibi... Ta ki bir mac sonrasi, kizlarn soyunma odasinda, uyusturucu kullanirken ogrencisi Drey (Shareeka Epps) tarafindan basilincaya kadar.
O vakte kadar gunduz okulda normal bir ogretmen gece de uyusturucu alip kafa bulan, barlara gidip dolasan kendinden gecen, problemlerinden uzaklasmaya calisan bir genc olarak surdurmus hayatini ve bu iki hayat birbiriyle cok kesismemis. Ogrencisiyle yuzlesince, aralarinda bir arkadaslik basliyor. Bazen okul sonrasi eve birakiyor Drey'i ve yasadigi ortami goruyor. Drey'in abisi uyusturucu satmaktan hapiste, annesi calisip eve bakiyor, baba ise yok. Mahallede karizmatik bir uyusturucu saticisi var: Frank (Anthony Mackie). Abisinin de arkadasi ve Drey'e guya kanat geriyor. Ona harclik veriyor, hatta bir keresinde uyusturucu satmaya cikiyorlar beraber. Mr. Dunne bir taraftan Drey'le aralarindaki bu sirrin ortaya cikmasindan korkuyor, bir taraftan goruyor ki aslinda ogrencisi belki kendisinden cok daha bu isin ortasinda ama temiz kalmaya calisiyor, ogrencisini dusunurken bir nevi kendisini bu dustugu durumdan kurtariyor, ya da en azindan cabaliyor.

Half Nelson, isledigi ana konu olarak belki genele hitap etmiyor gorunebilir ama hepimizin gunluk hayatta ugrastigimiz bazi problemlerimiz var. Bunlar bazen tamamen kendi icimizde kaliyor. Bazen az da olsa disariya yansiyor veya birilerinin haberi oluyor. Bu tur bir durumda, iyice batmak yerine tutup kendimizi kaldirmak adina, yeniden umitlenmek adina cok guzel mesajlar iceren bir film. Oyunculuklar cok guzel islenmis. Yonetmenin ilk filmi olmasina ragmen, gelecek vadediyor. Daha guzel filmler bekliyoruz Ryan Fleck'ten.

Iyi seyirler!

Sunday, March 04, 2007

The Departed / Kostebek


Listemdeki filmlerin ilkiyle basliyorum.

2007'nin cok odullu filmlerinden biri The Departed. 5 Oscar'a aday gosterildi, 4 tanesini de aldi. Bunlardan biri de en iyi film oduluydu. Filmi odul torenlerinin odugu hafta izledim. Oyuncularin cogunu sevmeme, yonetmen Martin Scorsese'nin en iyi yonetmen odulunu almasini istememe ragmen, nedense en iyi film secilmesine pek sevinemedim. Gerci yalan olmasin, odul torenini izlerken, Jack Nicholson "The Departed" deyince alkisladim ve dahi gozlerim yasardi ama bu buyuk oranda Marty ve Leo icindi.

Film, Massachusetts State Police calisanlari ve bazilarinin Boston'daki Irlandali mafya babasi Costello ile olan iliskisini ele aliyor. Billy Costigan (Leonardo DiCaprio), ailesinden bazi uyelerin Costello icin calistigi, ama babasi namuslu bir yasam surmus, kendisi de polis olmak isteyen ama bir turlu geldigi ailenin, ya da yetistigi cevrenin etkisinden kurtulamamis bir polis. Colin Sullivan (Matt Damon) ise kucuk yastan beri Costello'yla bagi olan ve onun polisin icinde kullandigi kostebegi. One gecmek, daha ileri gitmek icin herseyi yapan kirli polis. Film Colin'in karakteri ve Billy arasinda bir kovalamaca seklinde geciyor. Costello'yu Jack Nicholson oynuyor. Filmde bu isimler haricinde yine buyuk aktorler var : Martin Sheen, Mark Wahlberg, Alec Baldwin.

Oncelikle filmde sevdigim bazi seyler var, onlara degineyim. Bence muzikler cok guzeldi. Boston aksani da kulagima cok hos geldi. Oyunculuk olarak Leo, Jack ve Alec bence cok guzel is cikarmislar. Mark Wahlberg'i normalde sevmeme ragmen bu filmde iyi bulmadim, yardimci oyuncu Oscarina da aday gosterildi(almadi ama) anlayabilmis degilim. Onun disinda yonetmenlik olarak Martin Scorsese'nin en iyi filmi olmamasina ragmen bence guzeldi, degisikti.

Konunun detaylarina girmeden filmi neden cok sevmedigimi soylemek istiyorum. Bir kere cok uzundu. Konu belki bunu gerektirdi ama film cok uzundu. Filmin editi de boluk porcuktu, cok hizli aktigi ve bir suru isim oldugu icin bazi yerlerde takip etmek zor oldu. Iyi ki sinema da degil de evde DVD'de altyazili olarak izlemisiz. Ikincisi, cok fazla kufur vardi. Amerikan filmlerinin bir ozelligi bu ama bana gereksiz geldi. Gerci bu film icin belki hosgorulebilir ne de olsa polis-mafya. Onlardan kibar konusma beklenemez. Psikatrist kadini oynayan oyuncu basta olmak uzere, karakter gelisimi yoktu filmde. Filmi icinde olan insanlari sevdiginiz icin izliyorsunuz biraz, yoksa karakterlerine dahil pek bir fikir olusmuyor (Leo haric :)). Ucuncusu, bence bu senenin en iyi filmi degildi, ama ne oldu, cogu insanin izledigi bir filmdi, ayni kategoride yarisan filmlere nazaran daha genis bir kitleye hitap etti v.s...

Velhasil, The Departed muthis bir film degil. Izlenir mi izlenir. Martin ve Leo'nun uzerinde calistigi filmler arasinda suana kadar izledigim en kotusu bence.

Son soz olarak diyorum ki vaktiniz varsa izleyin, izleyemezseniz hayiflanmayin...

Iyi seyirler!

Tuesday, February 27, 2007

Cok Yakinda Yazacaklarim...

Cok Yakinda Yazacaklarim, Yazdim Bitti!
Eger zaman elverir ve omrumuz yeterse, yakin zamanda yazmayi planladigim filmler soyle:

1. The Departed--- Bu sene en iyi film Oscar'ini almasina, Leo'yu, Marty'i sevmeme ragmen bir turlu sevemedigim film.
2. Half Nelson--- Guzel, izlemeye deger.
3. The Station Agent--- Bu filmi gecen sene seyrettim ama yazamamistim, cok guzel...
4. Keeping Mum---Oylesine aldigimiz tipik bir Ingiliz komedisi ama Mr. Bean'i degisik bir rolde gorme firsati verdigi icin sevdigim film.
5. Little Miss Sunshine--- Keyifle izlenebilecek dysfunctional Amerikan ailesi komedyasi.

Simdilik bu kadar, izlemeye devam edin, iyi seyirler!

Friday, February 23, 2007

Cache / Hidden / Sakli

Gecen haftalarda izledik bu filmi, aslinda uzun zamandir listemdeydi. Genelde Juliette Binoche'un oldugu filmleri sevmisimdir ama bu filmi ayri bir kategoriye koymak lazim.

Film, Fransiz bir ailenin basindan gecen olaylari anlatiyor. Basrol karakteri Georges, Daniel Auteuil, televizyonda edebi bir soylesi programi hazirlayip sunuyor, esi, Juliette Binoche, bir yayinevinde editor, ve ogullari Pierrot ortaokula gidiyor. Disardan bakildiginda mutlu bir aile izlenimi veriyorlar ama evlerinin icine girip yasantilarina bakinca aslinda birbirlerine ne kadar uzak olduklarini goruyoruz. Mutluluk balonlari kapilarina birakilan ve icinde kendi sokaklarindan cekilmis, eve giris cikislarini gosteren video kasetlerin gelmeye baslamasiyla patliyor. Ilk baslarda bunun cocugun arkadaslari ya da tanidiklari biri tarafindan yapilan bir saka oldugunu dusunuyorlar. Kasetlerin birinde Georges'in cocuklugunu gecirdigi evin goruntulerinin gonderilmesiyle olaylar biraz degisiyor. Bu noktadan itibaren Georges'in birseyler sakladigi, gecmisinde karanlikta kalmis bazi hadiseler oldugunu anliyoruz. Ozellikle de bir zamanlar ailesinin evlat edinmeyi dusundugu, yanlarinda calisan Cezayirli ailenin, ki bunlar Fransa'da bir protesto olayi sirasinda oldurulmusler, oglu Majid ile aralarinda gecen olaylar...Filmin bundan sonrasini isterseniz anlatmayayim.

Avusturyali yonetmen Michael Haneke, gecen sene Fransa'da yasanan olaylardan once cekmis bu filmi.
Filmde, burjuvaziye ve somurgecilige karsi, onemli ama derinden bir elestiri var. Kendisinden farkli ve bir anlamda daha asagida bulunana korkuyla bakma, yaklasmama, onlari da kendisine yaklastirmama, aydin gorunusteki kisilerin bile malesef icine cokca dustugu bir kuyu. Umarim sizler bu kuyuya dusmezsiniz. Filmi izlerken muthis zevk alacaginizi ya da mutlu olacaginizi zannetmiyorum ama sonunda yasadigimiz dunyanin gerceklerini goren ve bunu yansitan sanatcilarin oldugunu bilmek umit verici. Filmle ilgili M. Nedim Hazar'in Aksiyon Dergisi'nde cikan yazisini da okumanizi tavsiye ederim.

Iyi seyirler, muhabbetle...