Memlekette hasret giderip dondum, ama simdi de kendimi karli daglarin eteklerinde bir yerde buldum. Haftasonuna kadar buradayiz ve calismam lazim ama sonra size yeni filmlerle donucem. Dondurmam Gaymak'i ve de Hokkabaz'i seyrettim. Mutluluk'a gitmek istedik ama vakit bulamadik, bizim oraya da daha gelmemisti, kismet degilmis. Duvara Karsi'yi Polis'i ve hic ilgim olmadigi halde Kurtlar Vadisi Irak'i getirdim yanimda, yakinda onlari da yazarim. Bir de The Queen var listemde... Donuste izlemeyi dusunuyorum ucakta.
Hepinize iyi seyirler.
Muhabbetle
Sevdigim filmleri paylasmak istedim...
Tuesday, May 29, 2007
Thursday, May 17, 2007
Tatildeyim
Uzun bir suredir yazamadim, farkindayim ama iki seneden sonra ilk defa memleket topragindayim, yakinda donuyorum...
Muhabbetle
Muhabbetle
Wednesday, April 11, 2007
Little Miss Sunshine / Kucuk Gunisigim
Eveeet, listemdeki son filme geldim sonunda. Ve bundan sonra liste yapmamaya karar verdim. Su aralar yazmaya pek vaktim yok, liste yapinca soz vermis gibi oluyor insan ve sozunden donen olmamak icin uzerinde baski hissediyor.Little Miss Sunshine, bu sene Oscar odullerinden once seyredebildigim ilk filmdi. Daha once de belirttigim gibi bagimsiz filmleri buyuk studyo yapimlarindan daha cok begeniyorum. 2006 Sundance Film festivalinde Fox Searchlights tarafindan satin alinan film, Oscar yarisinda 4 odule aday gosterilip 2 odul alarak basarisini kanitladi. Kazandigi odullerden biri orijinal senaryo, biri de en iyi yardimci erkek oyuncu icin.
Kari-koca senarist ve yonetmen Valerie Faris ve Jonathan Dayton tarafindan yapilan film, Hoover ailesinin hayatindan bir kesit sunuyor bize. Baba Richard (Greg Kinnear), kisisel gelisim ya da self-help programi diyebilecegimiz bir program gelistirmeye calisan (10-steps to success gibi birseydi sanirim) ve bunu pazarlamaya calisan ama bunda pek de basarili olamamis biri. Anne Sheryl (Toni Collette), emlak sirketinde calisan, baba eve para getirmedigi icin ve bir hayal pesinde kostugu icin ona kizgin iki cocuk annesi, gayet liberal bir kadin. Richard'in babasi Edwin (Alan Arkin- bu roluyle Oscar aldi), huzurevinden atilmis, esrar kullanan, porno dergi okuyan ilginc bir tip. Dwayne, ailesiyle tamamen farkli bir uzayda yasayan ve tek hayali olan pilotluk ugruna, konusmamaya yemin etmis, tipik bir liseli genc. Dayi Frank (Steve Carell- The Office adli TV dizisinde oynuyor, oldukca basarili), bir universitede Proust calisan, erkek ogrencisine asik olan ve sonrasinda onun baska bir profesorle(hem de rakibi olan biri) beraber oldugunu gorup, kafayi siyirip, intihara kalkisan bir profesor. Ve gelelim filmin konusu Little Miss Sunshine'a. Olive (Abigail Breslin), ailenin kucuk, guzellik yarismalari muptelasi kizi. Guzellik yarismalarina katilan kucuk kizlarin standartlarina gore pek de guzel sayilamayacak biri, biraz tombis, kocaman gozluk takan bir kiz.
Hersey Olive'in California'daki Little Miss Sunshine yarismasina, asil katilacak kiz gidemedigi icin cagrilmasiyla basliyor. Aile, hep birlikte VW minibuslerine dolusup California'nin yolunu tutuyorlar. Yolda yasadiklari olaylar, aslinda bu cok ayri dunyalarin insanlari gibi gorunen bu aileyi bir araya getiriyor. Tabii yol boyunca yasadiklari, life-altering olaylar var ama burda soylemeyelim.
Film konu olarak guzel. Beni tek rahatsiz eden sey, sondaki yarisma kismi oldu. Bu tur yarismalara katilan cocuklar en fazla 8-9 yasinda ve giyimleri, hareketleriyle sanirsiniz ki genc bir kadin. Bugun IMDB'nin sitesinde filmle ilgili bilgileri okurken, bu kizlarin kiyafetlerinden, danslarina, saclarindan, makyajlarinda herseyin gercekte bu yarismalara katildiklarinda kullandiklari materyal oldugunu da ogrenince endiselerim biraz daha artti. Amerika'da cocuklara yonelik taciz olaylari cok yaygin, bu tur yarismalar da tahmin ediyorum ki onlarin ekmegine yag suruyordur.
Sunu da belirtmek istiyorum. Filmlerden zevk almamiz, kim oldugumuza, nerde yasadigimiza, neler yasadigimiza bagli olarak degisiyor. Amerika'da yasamayan birine filmde gorulen aile tablosu cok inandirici gelmeyebilir. Ama burda oyle aileler var ki filmdeki aile cok sade kaliyor.
Kucuk Gun Isigim'la ilgili suraya ve suraya bakabilirsiniz ve de surda kucuk bir yazi var.
Iyi seyirler!
Sunday, April 08, 2007
Keeping Mum / Hinzir Dadi

Listemdeki dorduncu filme geldim sonunda. Keeping Mum, yakinimizdaki video dukkaninda gordugum, ve elimde bedava kupon oldugu icin aldigim ama sonuc olarak sevdigim bir film. Ingiliz komedilerinden hoslananlar icin izlenebilecek guzel bir film.
Rowan Atkinson'u bilenleriniz vardir. Ingiltere'de televizyon dizilerinde oynayarak unlenen, sonra da Mr. Bean ve Johnny English karakterleriyle filmlerde rol alan, genelde komik karakterleri oynayan bir oyuncu. Filmi alirken de icimden, "yine tuhaf bir komedi" diye aldim ama Rowan Atkinson'in bu filmdeki ciddi rolune sasirdim. Cok ta guzel olmus bence. Rowan, Ingiltere'nin kucuk bir kasabasinda mahalle papazi Reverend Walter Goodfellow. English Patient filmindeki bayan basrol oyuncusu Kristin Scott Thomas, Walter'in karisi Gloria'yi portre ediyor. Gloria, iki cocuk annesi, hayatindaki heyecan, haraketlilik gitmis, esiyle kilisedeki gorevinden dolayi mi yoksa Walter'in karakterinden dolayi mi fazla munasebeti olmayan, golf hocasiyla flort eden orta yas krizi yasayan bir kadin. Kizlari, her gun baska biriyle dusup kalkan bir genc kiz, ogullari ise, okulda diger cocuklar tarafindan tartaklanan, kendisini savunamayan biri. Goodfellow ailesinin hayati, yeni ise aldiklari dadi Grace Hawkins'in gelmesiyle degisiyor. Hayatlarindaki problemler yavas yavas ortadan kalkiyor. Iyi guzel ama problemlerle beraber mahalledeki bilumum insanlar, hayvanlar da kayboluyor. Filmin esprisini ele vermemek icin bu kadar yaziyorum. Izlemesi size kalsin.
Film, beni oyunculuk yonuyle sasirtti. Ciddi bir film olmamasina ragmen, oyunculuklar gayet guzeldi. Dadiyi oynayan Maggie Smith yillarin verdigi tecrubeyle cok guzel rol yapmis. Tek sorun bence golf hocasi rolundeki Patrick Swayze idi. Ghost filminden sonra pek ortalikta gormedigimiz Swayze, bu filmde nerdeyse kavrulmus bir halde ve yari ciplak karsimiza cikiyor, tamam belki karakterinin geregi ama ben sevmedim. Birakalim Patrick, Ghost'taki haliyle kalsin.
Keeping Mum isim olarak da ilginc. Ingilizler anne icin "mum" kelimesini kullaniyorlar. "to keep mum" sir saklamak, birsey soylememek anlaminda. Ama filmi izleyince bir baska anlam da cikiyor ortaya. Acaba ne?
Iyi seyirler!
Saturday, April 07, 2007
The Station Agent / Hayatin Icinden

Bu postu aslinda 8 Agustos 2005 tarihinde yazmayi hedeflemisim ama yogunluk, baska isler araya gidince oylece kalmis. Su ana kadar seyrettigim en guzel filmlerden biri The Station Agent . 2003'te dagitilan bu film, bol odullu, kucuk kadrolu ve kucuk butceli, bagimsiz bir film. Yonetmen Thomas McCarthy'nin ilk yonetmenlik denemesi.
Film uc kisinin hayatlarini takip ediyor. Birinci karakter, Finbar Mcbride (Peter Dinklage) . Finbar, 1.35 boylarinda, oyuncak satan bir magazada calisan, trenlere buyuk bir tutkuyla bagli olan, ve en yakin arkadasi ve patronu olunce, ondan miras kalan, terkedilmis bir tren istasyonuna yerlesip inzivaya cekilen bir adam. Will and Grace'de gordugumuz Bobby Cannavale, babasindan devraldigi hot-dog standinda calisan Kuba asilli konuskan genc Joe Oramas'i portre ediyor. Son olarak da bagimsiz filmlerin kralicelerinden olan ve Frasier'daki roluyle cok begendigim Patricia Clarkson ise 40'li yaslarinda, cocugunu kaybetmis, sonrasinda evliligini bitirmis bir artist olan Olivia Harris'i oynuyor. (Filmde gecen yil buyuk yanki yapan Brokeback Mountain filminde de rol alan Michelle Williams da kucuk bir rol oynamis.)
Olivia ve Fin, hayatlarinda oyle bir yerdeler ki, ikisi de yalniz kalmak ve dusuncelerini toplamak istiyor. Bu ikiliyi bir araya getiren genc Joe ise yerinde duramayan, gereginden fazla konusan biri. Normal satlar altinda aralarinda bir dostluk olusmasi imkansiz gibi gorunen bu insanlar, cok saf duygularla biraraya geliyor ve cok guzel duygular paylasiyorlar. Anlatimin yalinligi, goruntulerin guzelligi, Hollywood'un buyuk studyolarinin sahip oldugu kaygilarin olmamasi filmi oldukca cekici kiliyor. Butun oyuncular cok etkileyici ama sahsen Bobby Cannavale rolunde buyuleyici. Filmi izledikten sonra biraz iciniz buruluyor ama cok farkli sebeplerden. Eger hayatinizda gercek manada dostlara sahip olduysaniz ne demek istedigimi anlarsiniz.
Hayatin icinden, hayatimizin icinden geciyor, kelimelerin her manasiyla...
Iyi seyirler!
Dipnot: filmin resmi web sayfasi ve hakkinda yazilmis guzel bir yazi...
Friday, March 16, 2007
Half Nelson / Tepetaklak Nelson
Listemdeki ikinci film aslinda gosterime giridiginden beri izlemek istedigim bir filmdi. Hakkinda hep iyi seyler duydum ama uyusturucu madde bagimlisi birini konu ettigi icin de biraz cekindim. Genelde bu tarz filmleri izledikten sonra insan depresyona giriyor malesef.Ama Half Nelson beni sasirtti. Yonetmen Ryan Fleck'in ilk sinema filmi, daha once birkac kisa film ve belgesel cekmis. Hatta kisa filmlerden biri (Gowanus, Brooklyn, 2004 yapimi) bu filmin iskeletini olusturuyor. Ryan Gosling, Shareeka Epps ve Anthony Mackie bosrolleri oynuyor. Shareeka Epps, kisa filmde de ayni rol icin secilmis.
Ryan Gosling, Brooklyn, New York'ta kenar mahalle diyebilecegimiz bir muhitte ortaokul tarih derslerine giren Mr. Dunne'i oynuyor. Yas itibariyle genc, ogretme tekniklerinde diger hocalara gore daha liberal, dialektik tekniklerle ogrencilerine ulasan idealist bir ogretmen. Siniftaki cocuklari cogu siyahi, o yuzden belki de daha cok sivil haklar ya da esitlik v.s. gibi konulari isliyor. Ayni zamanda okulun kiz basket takimini calistiriyor. Disaridan bakildiginde belki siradan gorulen bir hayat suruyor gibi... Ta ki bir mac sonrasi, kizlarn soyunma odasinda, uyusturucu kullanirken ogrencisi Drey (Shareeka Epps) tarafindan basilincaya kadar.
O vakte kadar gunduz okulda normal bir ogretmen gece de uyusturucu alip kafa bulan, barlara gidip dolasan kendinden gecen, problemlerinden uzaklasmaya calisan bir genc olarak surdurmus hayatini ve bu iki hayat birbiriyle cok kesismemis. Ogrencisiyle yuzlesince, aralarinda bir arkadaslik basliyor. Bazen okul sonrasi eve birakiyor Drey'i ve yasadigi ortami goruyor. Drey'in abisi uyusturucu satmaktan hapiste, annesi calisip eve bakiyor, baba ise yok. Mahallede karizmatik bir uyusturucu saticisi var: Frank (Anthony Mackie). Abisinin de arkadasi ve Drey'e guya kanat geriyor. Ona harclik veriyor, hatta bir keresinde uyusturucu satmaya cikiyorlar beraber. Mr. Dunne bir taraftan Drey'le aralarindaki bu sirrin ortaya cikmasindan korkuyor, bir taraftan goruyor ki aslinda ogrencisi belki kendisinden cok daha bu isin ortasinda ama temiz kalmaya calisiyor, ogrencisini dusunurken bir nevi kendisini bu dustugu durumdan kurtariyor, ya da en azindan cabaliyor.
Half Nelson, isledigi ana konu olarak belki genele hitap etmiyor gorunebilir ama hepimizin gunluk hayatta ugrastigimiz bazi problemlerimiz var. Bunlar bazen tamamen kendi icimizde kaliyor. Bazen az da olsa disariya yansiyor veya birilerinin haberi oluyor. Bu tur bir durumda, iyice batmak yerine tutup kendimizi kaldirmak adina, yeniden umitlenmek adina cok guzel mesajlar iceren bir film. Oyunculuklar cok guzel islenmis. Yonetmenin ilk filmi olmasina ragmen, gelecek vadediyor. Daha guzel filmler bekliyoruz Ryan Fleck'ten.
Iyi seyirler!
Sunday, March 04, 2007
The Departed / Kostebek

Listemdeki filmlerin ilkiyle basliyorum.
2007'nin cok odullu filmlerinden biri The Departed. 5 Oscar'a aday gosterildi, 4 tanesini de aldi. Bunlardan biri de en iyi film oduluydu. Filmi odul torenlerinin odugu hafta izledim. Oyuncularin cogunu sevmeme, yonetmen Martin Scorsese'nin en iyi yonetmen odulunu almasini istememe ragmen, nedense en iyi film secilmesine pek sevinemedim. Gerci yalan olmasin, odul torenini izlerken, Jack Nicholson "The Departed" deyince alkisladim ve dahi gozlerim yasardi ama bu buyuk oranda Marty ve Leo icindi.
Film, Massachusetts State Police calisanlari ve bazilarinin Boston'daki Irlandali mafya babasi Costello ile olan iliskisini ele aliyor. Billy Costigan (Leonardo DiCaprio), ailesinden bazi uyelerin Costello icin calistigi, ama babasi namuslu bir yasam surmus, kendisi de polis olmak isteyen ama bir turlu geldigi ailenin, ya da yetistigi cevrenin etkisinden kurtulamamis bir polis. Colin Sullivan (Matt Damon) ise kucuk yastan beri Costello'yla bagi olan ve onun polisin icinde kullandigi kostebegi. One gecmek, daha ileri gitmek icin herseyi yapan kirli polis. Film Colin'in karakteri ve Billy arasinda bir kovalamaca seklinde geciyor. Costello'yu Jack Nicholson oynuyor. Filmde bu isimler haricinde yine buyuk aktorler var : Martin Sheen, Mark Wahlberg, Alec Baldwin.
Oncelikle filmde sevdigim bazi seyler var, onlara degineyim. Bence muzikler cok guzeldi. Boston aksani da kulagima cok hos geldi. Oyunculuk olarak Leo, Jack ve Alec bence cok guzel is cikarmislar. Mark Wahlberg'i normalde sevmeme ragmen bu filmde iyi bulmadim, yardimci oyuncu Oscarina da aday gosterildi(almadi ama) anlayabilmis degilim. Onun disinda yonetmenlik olarak Martin Scorsese'nin en iyi filmi olmamasina ragmen bence guzeldi, degisikti.
Konunun detaylarina girmeden filmi neden cok sevmedigimi soylemek istiyorum. Bir kere cok uzundu. Konu belki bunu gerektirdi ama film cok uzundu. Filmin editi de boluk porcuktu, cok hizli aktigi ve bir suru isim oldugu icin bazi yerlerde takip etmek zor oldu. Iyi ki sinema da degil de evde DVD'de altyazili olarak izlemisiz. Ikincisi, cok fazla kufur vardi. Amerikan filmlerinin bir ozelligi bu ama bana gereksiz geldi. Gerci bu film icin belki hosgorulebilir ne de olsa polis-mafya. Onlardan kibar konusma beklenemez. Psikatrist kadini oynayan oyuncu basta olmak uzere, karakter gelisimi yoktu filmde. Filmi icinde olan insanlari sevdiginiz icin izliyorsunuz biraz, yoksa karakterlerine dahil pek bir fikir olusmuyor (Leo haric :)). Ucuncusu, bence bu senenin en iyi filmi degildi, ama ne oldu, cogu insanin izledigi bir filmdi, ayni kategoride yarisan filmlere nazaran daha genis bir kitleye hitap etti v.s...
Velhasil, The Departed muthis bir film degil. Izlenir mi izlenir. Martin ve Leo'nun uzerinde calistigi filmler arasinda suana kadar izledigim en kotusu bence.
Son soz olarak diyorum ki vaktiniz varsa izleyin, izleyemezseniz hayiflanmayin...
Iyi seyirler!
Tuesday, February 27, 2007
Cok Yakinda Yazacaklarim...
Cok Yakinda Yazacaklarim, Yazdim Bitti!
Eger zaman elverir ve omrumuz yeterse, yakin zamanda yazmayi planladigim filmler soyle:
1. The Departed--- Bu sene en iyi film Oscar'ini almasina, Leo'yu, Marty'i sevmeme ragmen bir turlu sevemedigim film.
2. Half Nelson--- Guzel, izlemeye deger.
3. The Station Agent--- Bu filmi gecen sene seyrettim ama yazamamistim, cok guzel...
4. Keeping Mum---Oylesine aldigimiz tipik bir Ingiliz komedisi ama Mr. Bean'i degisik bir rolde gorme firsati verdigi icin sevdigim film.
5. Little Miss Sunshine--- Keyifle izlenebilecek dysfunctional Amerikan ailesi komedyasi.
Simdilik bu kadar, izlemeye devam edin, iyi seyirler!
Eger zaman elverir ve omrumuz yeterse, yakin zamanda yazmayi planladigim filmler soyle:
1. The Departed--- Bu sene en iyi film Oscar'ini almasina, Leo'yu, Marty'i sevmeme ragmen bir turlu sevemedigim film.
2. Half Nelson--- Guzel, izlemeye deger.
3. The Station Agent--- Bu filmi gecen sene seyrettim ama yazamamistim, cok guzel...
4. Keeping Mum---Oylesine aldigimiz tipik bir Ingiliz komedisi ama Mr. Bean'i degisik bir rolde gorme firsati verdigi icin sevdigim film.
5. Little Miss Sunshine--- Keyifle izlenebilecek dysfunctional Amerikan ailesi komedyasi.
Simdilik bu kadar, izlemeye devam edin, iyi seyirler!
Friday, February 23, 2007
Cache / Hidden / Sakli
Gecen haftalarda izledik bu filmi, aslinda uzun zamandir listemdeydi. Genelde Juliette Binoche'un oldugu filmleri sevmisimdir ama bu filmi ayri bir kategoriye koymak lazim.Film, Fransiz bir ailenin basindan gecen olaylari anlatiyor. Basrol karakteri Georges, Daniel Auteuil, televizyonda edebi bir soylesi programi hazirlayip sunuyor, esi, Juliette Binoche, bir yayinevinde editor, ve ogullari Pierrot ortaokula gidiyor. Disardan bakildiginda mutlu bir aile izlenimi veriyorlar ama evlerinin icine girip yasantilarina bakinca aslinda birbirlerine ne kadar uzak olduklarini goruyoruz. Mutluluk balonlari kapilarina birakilan ve icinde kendi sokaklarindan cekilmis, eve giris cikislarini gosteren video kasetlerin gelmeye baslamasiyla patliyor. Ilk baslarda bunun cocugun arkadaslari ya da tanidiklari biri tarafindan yapilan bir saka oldugunu dusunuyorlar. Kasetlerin birinde Georges'in cocuklugunu gecirdigi evin goruntulerinin gonderilmesiyle olaylar biraz degisiyor. Bu noktadan itibaren Georges'in birseyler sakladigi, gecmisinde karanlikta kalmis bazi hadiseler oldugunu anliyoruz. Ozellikle de bir zamanlar ailesinin evlat edinmeyi dusundugu, yanlarinda calisan Cezayirli ailenin, ki bunlar Fransa'da bir protesto olayi sirasinda oldurulmusler, oglu Majid ile aralarinda gecen olaylar...Filmin bundan sonrasini isterseniz anlatmayayim.
Avusturyali yonetmen Michael Haneke, gecen sene Fransa'da yasanan olaylardan once cekmis bu filmi.
Filmde, burjuvaziye ve somurgecilige karsi, onemli ama derinden bir elestiri var. Kendisinden farkli ve bir anlamda daha asagida bulunana korkuyla bakma, yaklasmama, onlari da kendisine yaklastirmama, aydin gorunusteki kisilerin bile malesef icine cokca dustugu bir kuyu. Umarim sizler bu kuyuya dusmezsiniz. Filmi izlerken muthis zevk alacaginizi ya da mutlu olacaginizi zannetmiyorum ama sonunda yasadigimiz dunyanin gerceklerini goren ve bunu yansitan sanatcilarin oldugunu bilmek umit verici. Filmle ilgili M. Nedim Hazar'in Aksiyon Dergisi'nde cikan yazisini da okumanizi tavsiye ederim.
Iyi seyirler, muhabbetle...
Subscribe to:
Posts (Atom)